Avni Baba

BİR ŞİRİNCE KÖYÜ ÖYKÜSÜ

İzmir- Selçuk – ŞİRİNCE KÖYÜ’nün tarihteki adı KİRKİCE ya da KİRKİNCE.

İstiklal Savaşından sonra Kavala ve Müştiyan’ dan mübadil tütün çiftçileri Türkler,
suyu, havası, evleri, yolları, doğal yapısı, bağları ve meyve bahçeleri, zeytinlikleri,
çam ormanları ile gerçekten çok şirin olan ama tütün yetişmeyen KİRKİCE’ ye yerleştiriliyor.
Gelenler köyün ismini zamanla ÇİRKİNCE olarak değişiyor. Nedenini araştırdım.
Bir yerde bulamadığım gibi bilene de rastlamadım.

Yıllar sonra değerli şair ve yazarımız Sabahattin Ali köyü ziyaretinde,
Bu şirin köye bu isim yakışmıyor. ÇİRKİNCE değil, ŞİRİNCE olmalı“ Diyor.
Zamanın İzmir Valisi Kazım Dirik’e durum anlatılıyor.
Köyün ismi değiştiriliyor. ŞİRİNCE oluyor.

Yıl 1978. Fırsat buldukça Murad Şirince’ye gidiyor. Bir gidişinde tepeden muhteşem
manzarayı seyrediyor.
Elinde Sabahattin Ali’nin bir şiiri…

RÜZGÂR

Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.

Tanrıların başı gibi başları diktir
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır
Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır
Burda insan duman gibi genişler, büyür
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür

Buralarda her düşünce sona yakındır
Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır
Burda yoktur insanların düşündükleri
Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri

Yanağıma çarpar geniş kanatlarını
Ve anlatır mabutların hayatlarını
Ara sıra kulağını bana verdi mi
Ben de ona anlatırım kendi derdimi

Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr
Benim artık yalnız sana itimadım var
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben

Sabahattin Ali
RÜZGÂR şiirinden bir bölüm…”

Murad şiiri defalarca okuyor, düşünüyor. Kararını veriyor. Şehirden uzak, sükûn
içindeki bir köye yerleşerek doğa ile bütünleşmek, kitap yazmak ve kalkınmanın
köyden başlayacağı inancı ve yapılacak yardımlar ile hizmet götürmek.

O yıllarda pek bilinmeyen, kendi halinde bir köy olan Şirince ile Murad  bizi
tanıştırıyor. Hep beraber Şirince’ de Murad için yer arıyoruz. Uzun bir araştırmadan
sonra Çakal lakaplı Mehmet Efendinin yardımıyla köyden 2,4 km. uzak ve 40 -50 m.
daha yüksekte Elemeniçi denen mevkide, satılık bakımsız bir meyve bahçesini almaya
karar veriyoruz.

Selçuk Tapu Dairesindeyiz.
Murad, “Tapu benim adıma yapılmasın, ben sizden önce ölebilirim.“
Ben ise ”Öyle şey olur mu? Bizler varken sırada“ diyerek geçiştiriyorum.
Sanki geleceği görüyor ve biliyor gibi bir hali var. Tapunun üstüne yapılmasından
memnun değil, ama her zaman gülümseyen ifadesi değişmiyor;
Vakti gelen, görevi biten gider baba“, diyor.

Köyün harabe halindeki Büyük Kilisesi’nin bahçesi içindeki eskiden papazların kaldığı
türülüt lakaplı Hasan Efendinin evini yüksek ücret ile kiralıyoruz. Her zorluğa rağmen
Ziraat Müh. Rahmetli Prof. Arif Beyin Murad’ı yönlendirmesi ile örnek meyve bahçesini
ve gerekli tesisleri bir an önce bitirmek için azimle çalışmalara devam ediliyor.
Adımızı “İSTANBULLU” koyuyorlar.

Şirince’ye bu düşüncelerle ilk gelen yabancı olan bizleri müthiş merak ediyor.
İstanbullu ne için geldi? Acaba ne yapacak? Başlıca muhabbetleri bizler. Hakkımızda
uydurulan yeni senaryolara, sıkıntı veren, inanılmaz, asılsız dedikodulara, Murad;
Hizmet baba, hizmet. Gün gelir ne amaç ile geldiğimiz anlaşılır.
Sabır ile devam diyor.

Muhtar Mustafa Efendi ile köy için neler yapılabilir, konuşuyoruz. Önce tüm köyü
badana ediyoruz. Sırası ile sağlık, ilaç, kitap, yol, elektrik, köprü yapımı gibi çeşitli
ihtiyaçlarını tespit ediyor, gereken iletişimleri kurarak temin ediyoruz.
Dedikodulara kulak vermeden, köye gerekenleri yapmak çabası içinde bir uğraşıdır
gidiyor. Günler, aylar geçiyor.
Hasat zamanı köylü alıcılar ve aracılardan bezmiş, şikâyetçi. Kooperatif kurmak için
çareler arıyoruz.  Köylüler ile konuşuyoruz. Büyüklerin yeniliğe ve gelişmeye karşı
eskiden kalma alerjileri olduğundan sessizler. Özellikle gençler hevesli ama mal sahibi
değiller. Söz sahibi de olamıyorlar. Büyüklerinin dediklerine boyun eğiyorlar. Eski
evlerini, arazilerini satmak heveslisi yaşlılar da önemseniyor.

Zaman geçtikçe kaçaktı, göçüktü, pörçüktü deyip köyün antik dokusunu bozan
üç katlısı bile yapılıyor. Restorasyon deniyor, inşaatlar önlenemiyor. Beton yığınına
dönmeden köyü kurtarmanın çaresizliği içindeyiz.

Can aile dostumuz bilge insan Rahmetli Ahmet Taner Kışlalı, Kültür Bakanı iken
Şirince’ye ziyaretimize geliyor. Sohbet arasında “Köy nasıl?” sorusuna, iki önemli
” Köyün tümüyle korunmaya alınması ve kooperatif ” konusunu anlatıyorum.
Elimden geleni yapacağım” diyor. Sarılıyor, ayrılıyoruz.

Rahmetli Kışlalı gereken ilgiyi gösteriyor. Önce köye ekipler geliyor. Çalışmalar
sonucu Şirince bütünüyle korumaya alınıyor. Betonlaşma son buluyor. Bir kaç ay sonra
İzmir Valiliğine, Selçuk Kaymakamlığına, Köy Muhtarlığına ve bana kooperatif
faaliyetlerinin başlatılması için Bakanlıktan detaylı bilgi içeren resmi yazı geliyor.
İşlerin yolunda gidişine çok ama çok seviniyoruz.

Yıl 1981, 05 Mart…
Şirince gidiyorum. Muhtarla görüşüyorum, olacaklar için inşallah diyor.
Bekçi davulunu tokmaklıyor, köyü dolaşıyor, kooperatif konusu hakkında toplantıya
köylülere davet çağrısında  bulunuyor. 06 Mart günü akşamı Muhtar,Kâtip, Bekçi
ve ben Şirincelileri Köy odasında bekliyor, bekliyoruz. Kahveler dolu.
TV seyrediyorlar, gelen yok. Tekrar Bekçi kahveleri dolaşıyor.
MAALESEF, kimse gelmiyor.

Umursamayan köylüye, Murad’ın hizmet anlayışına ve bu anlayışta olanların
çabalarının boşa gittiğine üzülüyor, Muhtara suskun, mahzun bakıyorum.
Muhtar içi yanık, üzgün ve mahcup;

Bizleri ne olur af et Avni Bey. Senin bir kusurun, suçun yok. Esas kusurlular,
suçlular yıllardır bizi kandıranlar. Bir değil iki değil. Her kim geldiyse ,
yapacağız dediler. Söz verdiler yapmadılar. Yıllarca aldatıldık. Bizimkilerin
kimseye güveni kalmamış. Üzülme. Siz yapacağınızı yaptınız.
Diyor, başını önüne eğip uzaklaşıyor.

34 Yıl geçti. Turizm rüzgârı Şirince’yi , Şirincelileri çok değiştirdi.

Görevi biten, bitiremeden aramızdan ayrılanları ve hizmeti geçenleri saygı ile anıyor,
minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

Sevgiler,
Avni Baba

NOT:  Günlüğümdeki “Bir Şirince Köyü Öyküsü” başlıklı yazımdan bir bölüm…

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

2 Yorum yazılmış


  1. Begüm yaran

    Canım dedem;

    Bunları daha önce sizden dinlememe rağmen ilk kez dinliyormuş gibi bir Hevesle okudum benden yıllar önceki şirinceyi…

    Hangi hali güzeldi acaba bu küçük köyün? Büyümesi, yabancılara açılması iyi mi oldu? Eskiden komşuluk, akrabalık ilişikileri daha mı güçlüydü? Bu kadar para hırsı var mıydı köy halkının?

    Inanın öyle merak ediyorum ki yıllar önceki halini. Ama bu soruları da içimden geçirmiyor Değilim…

    Sanki büyük bir şirketin Çalışma stratejileri bu küçük köye uyarlanmış adeta. Ya da ben öyle hissediyorum, bilemiyorum. Ya da zaman bunu gerektiriyor, köy, kent farketmiyor….

    Sizden sonraki en yeni “İSTANBULLU” olarak sevgilerimi, saygılarımı iletiyor, Ender teyzemi ve sizi öpüyorum.

  2. avnibaba

    Canım Kızım
    Merak ettiğin konuları bencileyin anlatmaya çalıştım.
    Yorumuna teşekkürler..
    Şirinceye selamlar,
    Sevgiyle kucaklıyorum…

Yorum Yap





Not: Yorumunuz yönetici tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.